EĞİTİMYAZARLAR

Azınlık Toplumda Var Olmaya Çalışan Çocuklar

Bir gün Türkiye’ye yerleşmiş bir tanıdığımdan „Türkiye’deki çocuklar, Avrupa’da yetişmiş Türk kökenli çocuklara göre daha zeki değil mi?“ sorusunu aldım. Bir başka arkadaşım ise „Oradakilerin başka şansı yok, uyanık olmadıkları sürece Türkiye‘de ilerleyemezler“ gibi bir yorumda bulundu. Bu cümleleri daha önce de birçok kez duymuştum ve her defasında çok düşündürürdü beni. Arkadaşların ne demek istediklerini anlıyordum. Ben de başka bir soru ile karşılık verdim: „Hiç azınlık topluluk ile çoğunluk toplum farksız olur mu?

Öncelikle zeka ile başlayalım. Prof. Howard Gardner’in çoklu zeka kuramına göre zeka sözel-dilsel zeka, mantıksal-matematiksel zeka, görsel-mekansal zeka, bedensel-kinestetik zeka, müziksel-ritmik zeka, kişisel-içsel zeka, kişilerarası-sosyal zeka, doğa-varoluşçu zeka olarak 8 türe ayrılır. Yani zeka tek parçalı değildir. İnsanlar da sabit bir zeka ile doğmazlar. Yapılan araştırmalara göre zeka biyolojik ve çevresel etmenler tarafından etkilenir. Anne ve baba genlerinden gelen zeka çevresel faktörler ile birleştiğinde insan zekası gelişir. Hamilelik süresinde, özellikle ilk 3 ay içerisinde bebeklerin hücre oluşumu başlar. Bu zaman dilimi çocuğun zekasının temelini oluşturur. Yani her insan aynı zeka ile doğmadığı gibi, zeka çevresel faktörler ile birlikte farklı boyutlarda gelişir. İlk 5 yaşına kadar zeka gelişimi şekil alır. Bu demektir ki zeka kalıtım ile olduğu kadar çevre ile de ilişkilidir.

ähnliche Artikel

Eğer bir kıyas yapacak olursak öncelikle hangi zeka türünü kıyasladığımızı belirtmemiz gerekir. Yani „o çocuklar, bu çocuklardan daha zeki“ demek yetmez. Sözel olarak mı zekiler, sayısal olarak mı, bedensel olarak mı, sosyal olarak mı? Bunları ayırt etmek gerekir.

Türkiye’ye gittiğimde burada yetişmiş ve orada yetişmiş çocukları çoğu zaman gözlemlerim. Oradakilerin (birçoğunun) daha özgüvenli, daha konuşkan, çoğu kez de hedeflerini küçük yaşlarda belirlediklerini gördüm. Bu da çocukların toplum içerisinde zeki hatta üstün zekalı olarak algılanmasına yol açıyor. Bizim çocuklarımız daha ürkek, daha sessiz ve gelecek planları konusunda bir rehbere daha fazla ihtiyaç duyabiliyorlar.

Aradaki fark, bahsettiğim arkadaşların iddia ettiği gibi çocukların daha akıllı olup olmamalarında değil, kişilerarası-sosyal zeka ve kişisel-içsel zeka kategorilerinde kendini gösteriyor. Yani çocukların sosyal becerilerine, duygu ve düşünceleri anlama ve yorumlama, ayrıyeten kendi duygularını anlama ve kendisi ile ilgili hedef oluşturabilme becerilerine dayanıyor. Aslında tamamen sosyal ve içsel meseleler değil mi?

Yukarıda bahsettiğimiz çevresel faktörleri göz önünde bulundurursak, Türkiye‘li Türkler ve Avrupalı Türkler her ne kadar aynı köklere sahip olsalar da farklı sosyal ortamlarda yetişen topluluklardır. Yani aradaki farkın ana sebebi çevresel faktörler olabilir.

Neden çocuklarımız özgüven sorunu yaşıyorlar, neden Türkiye’deki çocuklar gibi kendilerini sağlıklı ifade edemiyorlar, neden hayatları hakkında karar vermekte daha fazla sorun çekiyorlar? Bu soruların cevabı arkadaşıma sorduğum soruda gizli olabilir: „Hiç azınlık topluluk ile çoğunluk toplum farksız olur mu? “Türkiye’deki çocuklar çoğunluk toplumu oluştururken Avrupa’daki Türkler azınlık toplumu oluşturmaktalar. Azınlıklar her zaman daha farklı sorunlar ile yaşamayı öğrenirler, genelde çoğunluk toplumun anlayamadığı.

Bizim çocuklarımız çok kültürlü bir ülkede doğup, öyle bir ülkede yetişiyorlar. Büyüdükleri ülkenin eğitim sistemi PISA gibi uluslararası öğrenci değerlendirme testlerinde Türkiye’ye göre daha iyi sonuçlar elde etse de, kendi içinde sorunlar bulundurmakta. Her ne kadar çok kültürlü bir ülkede yetişiyor olsalar da, yaşadıkları ülke kültürel çeşitlilik ilkesini her alanda reddetmektedir. “Biz” ve “Bizden olmayanlar” ideolojisi üzerine kurulmuş (bkz: Othering) bir eğitim sistemi içerisinde, çok dilli olarak yetişen çocuklarımız, çok dilli ve çok kültürlü olmanın getirdiği avantajlardan nasıl faydalanabilirler?

Sadece eğitim sistemi değil, girdikleri birçok alanda bu ayırımı hissediyor çocuklarımız. Zihinsel gelişim için çok önemli olan ilk 5 yaş sürecinde anaokuluna gittiklerinde de hissediyorlar. Okul zamanlarında “göç geçmişi olan çocuklar” diye adlandırılıp tek bir sınıfa (bkz: Almanca destek sınıfları) doldurulduklarında da hissediyorlar. Yani zihinsel ve bedensel gelişimlerine, ergenlik sorunlarına ve gelecek kaygılarına ek olarak bu durumla da baş etmeyi öğrenmek zorunda bırakılıyorlar. Böylelikle özgüvenlerini yükseltmeleri, kendilerine bir vizyon oluşturup belirli hedefler koyabilmeleri zorlaşabiliyor. Ve azınlık topluluğa ait çocuklar bu döngüden çıkmak için savaşıyor, bocalıyor, çabalıyor.

Tabii ki bu durumla baş edebilen ve hedeflerine emin adımlarla ilerleyen, hatta diğerlerine rol model olabilecek potansiyelde birçok çocuk var. Tam da bu noktada ailenin kattığı vizyon ve verdiği eğitim araya giriyor. Fakat maalesef Türk kökenli vatandaşlarımız genelde ağır ve zor işlerde çalıştıkları için bazen çocuklarına ve hatta kendilerine bile gerekli takviyeyi yapamayabiliyorlar.

Ebeveynler kendi vizyonlarını sorgulamadıkları sürece çocuklara da sağlıklı bir vizyon katamazlar. Örneğin paranın çok konuşulduğu bir evde yetişen çocuğa yıllarca okumaktan ziyade çalışmak daha cazip gelebilir. Sabah akşam gündüz kuşağı programları ve dizilerin izlendiği bir evde çocuğun genel kültürü gelişmez. Yaşadıkları ülkenin cumhurbaşkanını tanımayan, sinemaya veya tiyatroya adım atmamış çocuklarla dolu okullarımız.

Eğitim sistemine sosyal açıdan değil de performans açısından baktığımızda ise yine farklılıklar görüyoruz. Türkiye’nin eğitim sistemi sınav odaklı bir sistem olmakla beraber, çocukları test formatında sınavlara tabii tutuyorlar. Türk öğrenciler hiç durmadan ders çalışıp, en iyi okulları kazanabilmek için yarışıyorlar. Böylelikle sistem öğrencileri üniversiteye kadar taşıyabiliyor. Meslek liseleri bile 2 yıllık ön lisans programlarına kapıları açıyor.

Avusturya eğitim sistemi ise daha orta okuldan sonra çocukları eliyor. Notların etkili olduğu bu yolda çocuklar liseye ya da meslek okullarına gidiyorlar. Her ne kadar artık meslek yaparken Matura’yı alabilmek mümkün olsa da, sistem Türkiye’de olduğu gibi öğrencileri üniversiteye taşımıyor. Aslında bu ülke gidişatı için avantajlı bir durum. Türkiye’de herkesin üniversite mezunu olması sebebiyle üniversitelerin itibarının düştüğünü, “ara eleman” sıkıntısı çekildiğini ve mezunların işsizlikle savaştığını düşünürsek, kötü bir yapı olduğunu söyleyemeyiz. Fakat erken yaşlarda bir meslek seçimi yapmak zorunda kalmak ve 14 yaşına kadar hedefini belirlemiş olmak, zaten sosyal sorunlar yaşayan çocuklarımız için bir hayli zor olabiliyor. Çoğu zaman ne istediklerini doğal olarak bilmiyorlar.

Bunun dışında çevre de çok önemli. Türkiye’de çocukların yetiştikleri çevre ile buradaki toplumun dinamikleri çok farklı. Siyasi faktörler her iki ülkenin insanını da etkiliyor. Buradaki azınlık toplumun sorunları ve mücadelesi bambaşka iken, Türkiye’de siyasi kutuplaşmalar ve ekonomik sorunlardan dolayı kaynaklanan çatışmalar çocukların hayatına da etki ediyor. Çocuklar iyi bir gelecek için savaşıyorlar. Avrupa’da ise ötekileşmenin döngüsünden çıkamayan “gurbetçi” topluluğu ve çocukları o çarkın içinde debelenip duruyor.

Sonuç olarak iki grubun farklı sosyal çevrelerde ve farklı toplumlarda yetişiyor olması sebebiyle tek taraflı bir kıyas yapmak uygun değil. Aslında baktığımız, gördüğümüz, eleştirdiğimiz her şeyin kendince bir sebebi var. Önemli olan bakmak veya görmek değil. Önemli olan “neden?” diyebilmek. Hiçbir sorun veya durum kendiliğinden oluşmaz. Her zaman başka bir problemin ve durumun neticesidir.

ähnliche Artikel

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht.