GENÇLİKYAZARLAR

Kendi Gök Kubbemiz

„Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik. Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik“ mısraları ile de tanınan Yahya Kemal Beyatlı modern Türk şiirinde milli romantik tarzı temsil eder ve Türk edebiyatının en önemli temsilcilerinden biridir. Yahya Kemal kendi şiirlerinde genellikle tarih, medeniyet, kültür gibi konuları ön planda tutarken, insanın kimlik bilinci idrakını da birçok yerde vurgular. Kimlik bilincini en güçlü bir ifadeyle vurguladığı şiir kitabı mutlaka „Kendi Gök Kubbemiz“ adli şiir kitabıdır. Bu kitap üç bölümden oluşur ve içerisinde çeşitli şiirler barındırır. Kitaba ismini veren şiir de „Süleymaniye’de bayram sabahı“ şiiridir. Bu şiir şu dizelerden oluşmaktadır:

„Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

ähnliche Artikel

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi,

Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan“

“Tarihe tanıklık eden gök kubbe” Süleymaniye Camii’ne takılmış bir sıfattır. Şiirde Süleymaniye geçmiş ile geleceği birleştiren bir mekan olarak anlatılır. Asıl dikkat çeken nokta ise “Kendi Gök Kubbemiz” ifadesidir. Yahya Kemal bu ifadeyi bir yerde okuduktan sonra, kendi şiirlerinde mutlaka kullanmak istemiş ve bu şiiri yazmıştır. “Kendi Gök Kubbemiz” ifadesinin vurgulayıcı yani ise “kendilik” konusudur. Ve dolayısıyla “Kendimizi ne kadar tanıyoruz?” sorusudur.
Avrupa’lı Türklerin İstanbul’a gittiklerinde en uğrak noktalarından biri Eminönü ve Süleymaniye Camii’dir. Kocasinan lakaplı Mimar Sinan’ın “kalfalık eserim” dediği Süleymaniye Cami birçok araştırmaya tabii tutulmuş ve büyük şaşkınlıklarla yapının gizemi çözülmüştür. Hatta hâlâ daha nasıl planlanıp, uygulandığı anlaşılmayan yanları vardır. Mimarlık konusunda bir başka isim de Cumhuriyet tarihinde yaşamış olan Turgut Cansever’dir. Eserleri üzerine birçok makale yazılmış bir isimdir kendisi. Nitekim kendisine “Bilge Mimar” lakabı takılmıştır.
Yine İstanbul’un bilinen meydanlarından biri olan, tarihi İstanbul Üniversitesi kapısının da bulunduğu Beyazıt Meydanını tasarlamıştır. Bunları sizlerin ilgisini mimarlığa veya sanat tarihine çekmek için anlatmıyorum elbette. Süleymaniye benim de her gittiğimde büyük bir hayranlıkla içinde vakit geçirdiğim, avlusunda iftarlar yapmış olduğum, önündeki meşhur kuru-pilavcılar da yemek yediğim, çok sevdiğim bir yer. Beyazıt Meydanı ise çok kez yolumun düştüğü, meşhur İstanbul Üniversitesi kapısının ihtişamını izlemek için gittiğim bir mekan. Bir başka misal ise Cumhuriyet döneminde simge yapılar arasına girmiş olan Atatürk Kültür Merkezi (AKM). Uzun bir süre kapalı kalan ve geçtiğimiz aylarda tekrar açılmış olan AKM Türkiye’nin en bilinen yapılarından biridir. Eminim sizlerin de çoğu kez ziyaret ettiği yerlerdir bunlar.
“Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul. Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.” Diyor Yahya Kemal. Bizler de ziyaret ediyoruz çünkü beğeniyoruz, görmek istiyoruz, merak ediyoruz, kendimizden bir şeyler buluyoruz belki de. Peki ya biliyor muyuz? Süleymaniye Camii’nin Mimar Sinan’ın eseri olduğunu bilmeyen birçok Mimarlık öğrencisi var Avrupa’lı Türkler içerisinde. AKM deyince, “o da nedir” diyen, Osman Hamdi Bey’i anınca sadece bakan birçok sanat tarihi öğrencisi… Ömer Hayyam deyince “o da kimdir?” diye soran birçok fen bilimleri öğrencisi veya Matematikçi, İbn-i Sina deyince duraksayan birçok sağlık bilimleri öğrencisi, Hasan Ali Yücel’i tanımayan birçok eğitim bilimleri öğrencisi, Farabi deyince tekrar bir düşünen felsefe öğrencileri, Yahya Kemal deyince susan dil-edebiyat öğrencileri, Leyla ile Mecnun deyince meşhur diziyi veya “ne sen Leyla’sın ne de ben Mecnun” şarkı sözlerini anımsayan ancak “Fuzuli” isminin hiçbir şey çağrıştırmadığı birçok insan…
Pek tabii Avrupa’da aldıkları eğitim sürecinde bu isimleri ve yapıları öğrenmiyor olmaları çok yüksek bir ihtimal, fakat burada asıl soru bizlerin neden kendi gök kubbemiz altında yetişen bilgeleri merak etmiyor oluşumuz. Asıl soru: Kendi Gök Kubbemizin rengini, şeklini, tarihini, bize ne anlatmak istediğini biliyor muyuz? Bilmek istiyor muyuz? Yoksa başka bir gök kubbe altında bizlere anlatılan ile yetiniyor muyuz? Peki, hadi kendi gök kubbe’mizi de bir kenara bırakalım. Diğer kubbelerin altında yetişenlere ne kadar hakimiz? Bizlere örnek olabilecek herhangi birini ne kadar tanıyoruz?
Aslına bakarsanız bu saydığım kişi ve yerlerin sadece o alanda iş yapan insanların değil, herkesin aklının bir köşesinde yer edinmiş olmaları gerekiyor. Sebebi çok basit: Genel Kültür. Toplumumuzun belki de en önemsemediği nokta diyebilir miyiz? Yoksa çok mu sert olur bu tabir bilemedim. Bildiğim tek şey var: Öz eleştiri insanın yolunu açar. Çocuklarınızı sadece okula göndermekle kalmayın. Çocuklarınıza bu isimlerden, bu mekanlardan bahsedin. Her ne kadar eksiklikler görsem de, birçok kuruluşun İstanbul, Çanakkale, Bursa gibi tarihi şehirlere düzenlediği gezileri her zaman tavsiye ederim. Çocuklarınızı bu gezilere gönderemiyorsanız bile, kendiniz götürün. Her yaz köy havası aldıktan sonra birkaç gün bu mekanlara uğrayabilirsiniz. Çocuklarınıza bu vizyonu aşılarsanız eğer, vizyonlu bir ömür geçirmelerini, vizyoner bir genç olabilmelerini sağlarsınız.
Eğer tersini tercih edip, genel kültür gelişimlerine bir katkıda bulunmazsanız, Yahya Kemal’in şu dizeleri durumu net bir şekilde anlatabilir:
“Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç. Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”

 

ähnliche Artikel

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht.