SAĞLIKYAZARLAR

İlişkilerde Sevgi Eksikliği: Sessiz Kopuş ve Psikolojik Etkiler

İlişkiler çoğu zaman sevgiyle başlar; heyecan, merak ve yakınlık doğal olarak akar. Ancak zaman içinde bazı çiftlerde görünmeyen bir değişim yaşanır. Tartışmalar azalabilir, hayat düzenli ilerliyor gibi görünebilir, fakat ilişkinin duygusal damarlarında bir kuruma başlar. Bu durumun adı çoğu zaman açıkça konulmaz: sevgi eksikliği.

Klinik pratiğimde gördüğüm en zorlayıcı ilişki sorunlarından biri budur. Çünkü sevgi eksikliği gürültülü değildir. Bağırmaz, kapı çarpmaz. Onun dili sessizliktir. Ve çoğu kişi bu sessizliği, ilişki tamamen tükenene kadar fark etmeyebilir.

ähnliche Artikel

Sevgi eksikliği nedir ve ne değildir?
Sevgi eksikliği yalnızca romantik sözlerin azalması değildir. Daha derin bir deneyimdir:

• Duygusal temasın kaybolması

• Partnerin iç dünyasına ilgisizlik

• Görülmeme ve anlaşılmama hissi

• Yakınlık yerine mesafe

Birçok danışanım bunu şöyle ifade eder:

“Yan yana yaşıyoruz ama birlikte değiliz.”

Bu cümle, sevgi eksikliğinin özünü anlatır. Fiziksel varlık sürerken duygusal bağ zayıflar. İlişki bir ortak yaşam düzenine dönüşür; sıcaklık yerini işlevselliğe bırakır.

Burada önemli bir ayrım vardır: Sevgi eksikliği her zaman sevgisizlik anlamına gelmez. Bazen sevgi vardır ama ifade edilmez, bazen de duygusal kapasite sınırlıdır. Ancak karşılanmayan ihtiyaç, sebebi ne olursa olsun, kişi için gerçektir.

Doç. Dr. Sebiha Ünal: „Uzun süreli sevgi eksikliği kişinin psikolojik bütünlüğünü aşındırabilir. Özsaygı zayıflar, umut azalır ve kişi ilişki içinde kendini kaybedebilir. Zamanla ilişki, güvenli bir liman olmaktan çıkar; kişinin stresini artıran bir ortama dönüşebilir.“

Sevgi eksikliğinin psikolojik etkileri

İnsan sinir sistemi bağ kurmak üzere evrimleşmiştir. Sevgi ve güven, beynimiz için düzenleyici bir güçtür. Bu bağ zayıfladığında kişi yalnızca üzülmez psikolojik olarak sarsılır.

Sevgi eksikliği yaşayan bireylerde sıklıkla şu etkileri görürüz:

1. Özdeğer aşınması
Kişi partnerinin mesafesini kendine bağlamaya başlar:
“Yeterince iyi değil miyim?”

2. Duygusal yalnızlık
Kalabalık bir hayat içinde bile içsel izolasyon hissi gelişir.

3. Kaygı ve aşırı düşünme
İlişkinin her detayı analiz edilir; küçük davranışlar büyütülür.

4. Duygusal geri çekilme
Kişi korunmak için beklentilerini azaltır, bu da bağın daha da zayıflamasına yol açar.

Zamanla ilişki, güvenli bir liman olmaktan çıkar; kişinin stresini artıran bir ortama dönüşebilir.

Sevgi eksikliği nasıl gelişir?

Bu durum genellikle ani değildir. Küçük kopuşların birikimidir:

• Günlük iletişimin yüzeyselleşmesi

• Empatinin azalması

• Fiziksel temasın seyrekleşmesi

• Duyguların paylaşılmaması

Çiftler çoğu zaman bu değişimi “hayat yoğunluğu” olarak açıklar. Ancak duygusal bağ ihmal edildiğinde ilişki otomatik pilotta ilerler ve bu pilot, zamanla bağlantıyı keser.

Bağlanma geçmişi de burada önemli rol oynar. Çocuklukta duygusal ihtiyaçları tutarsız karşılanmış bireyler yetişkin ilişkilerinde ya aşırı yakınlık arayabilir ya da bilinçsizce mesafe koyabilir. Sevgi eksikliği bazen bir savunmadır: İncinmemek için kurulan bir duvar.

İlişki içinde sevgi eksikliğini fark etmek

Sevgi eksikliği çoğu zaman dramatik değildir; bu yüzden fark edilmesi zordur. Ancak şu işaretler dikkat çekicidir:

• Partnerle derin konuşmaların kaybolması

• İlgi ve merakın azalması

• Sorunların konuşulmak yerine ertelenmesi

• Birlikteyken bile yalnız hissetmek

• Fiziksel ve duygusal yakınlıktan kaçınma

Bu noktada kişi genellikle iki uç arasında kalır:
“Çok mu şey bekliyorum?” ve “Bu ilişki beni beslemiyor.”

Her iki soru da önemlidir, çünkü cevaplar ilişkinin geleceğini belirler.

• Profesyonel destek

• Çift terapisi, ilişki dinamiklerini görünür kılar.

Ancak burada kritik bir gerçek vardır: İyileşme iki tarafın da katılımını gerektirir. Tek taraflı çaba, ilişkiyi uzun vadede sürdüremez.

Sevgi eksikliği devam ederse: İlişkiyi bitirme gerçeği

Klinik ortamda en zor konuşmalardan biri şudur:

“Bu ilişki böyle devam ederse kalmalı mıyım?”

Bu soru bir zayıflık değil, duygusal sağlığın bir göstergesidir.

Sevgi eksikliği geçici bir dönem olabilir. Ancak şu durumlar kronik hale gelmişse ilişki ciddi risk altındadır:

• İhtiyaçların sürekli görmezden gelinmesi

• İletişim çabalarının karşılıksız kalması

• Duygusal ihmalin normalleşmesi

• Değersizlik hissinin artması

Uzun süreli sevgi eksikliği kişinin psikolojik bütünlüğünü aşındırabilir. Özsaygı zayıflar, umut azalır ve kişi ilişki içinde kendini kaybedebilir.

Bu noktada ilişkiyi bitirmek bir başarısızlık değil; duygusal sınır koyma eylemidir.

İlişkiyi sonlandırma kararı genellikle şu farkındalıkla gelir:

“Bu ilişki artık beni büyütmüyor küçültüyor.”

Sağlıklı bir ilişki kişiyi besler, güven verir ve gelişimine alan açar. Sürekli eksiklik hissi yaratan bir bağ, zamanla kişinin ruh sağlığını tehdit edebilir.

Sevgi kendiliğinden sürmez, bilinçli bakım ister. Çünkü bir ilişki, içinde sevgi dolaşmadığında yalnızca birlikte geçirilen zamandan ibaret kalır. İnsan kalbi ise yalnızca var olmakla yetinmez, bağ kurmak ister.

Sevgi eksikliği çoğu zaman yüksek sesle gelmez. Kavga, bağırış ya da dramatik kopuşlar olmadan da bir ilişki içten içe uzaklaşabilir. Yan yana olup anlaşılmamak, konuşup duyulmamak, birlikteyken yalnız hissetmektir bu. Dışarıdan bakıldığında her şey “yolunda” görünebilir; sorumluluklar paylaşılır, günlük hayat akar. Ama içeride görünmeyen bir boşluk büyür. Çünkü insan kalbi sadece aynı ortamı paylaşmaya değil, gerçek bir duygusal temasa ihtiyaç duyar: Görülmeye, önemsenmeye, içten bir yakınlığa…

Sevgi eksikliği yaşayan kişi zamanla bunu sadece ilişki sorunu olarak değil, kişisel bir eksiklik gibi hissetmeye başlayabilir. “Ben mi fazla istiyorum?”, “Neden bana yetmiyor?” gibi sorular zihinde dönüp durur. Oysa mesele çoğu zaman beklentinin büyüklüğü değil, karşılanmayan temel bir duygusal ihtiyaçtır. İnsan sevgi gördüğünde gevşer, güvende hisseder, büyür. Uzun süre sevgi eksikliği yaşadığında ise kalp kendini korumaya alır, beklentiler azalır, duygular bastırılır, yakınlık talebi sessizleşir. Dışarıdan uyum gibi görünen şey, içeride bir geri çekilmedir.

Ve kabul etmesi zor ama özgürleştirici bir gerçek vardır: İçten gelmeyen sevgi zorla var edilemez. Sevgi bir görev değildir. “Olması gerektiği için” sürdürülen yakınlık zamanla yapaylaşır. Zorlanan sevgi, hem veren hem alan taraf için yıpratıcı olur. Çünkü kalp, rol yapıldığını hisseder. Bir ilişki yalnızca düzen devam etsin diye ayakta tutulduğunda, iki kişi de giderek daha yalnız hisseder.

Bu durum yalnızca partnerleri etkilemez. O evin duygusal atmosferinde büyüyen çocuk da sevginin tonunu öğrenir. Çocuklar kelimelerden çok enerjiyi okur. Söylenmeyen mesafeyi, bastırılmış kırgınlığı, temas eksikliğini hissederler. Sevginin yaşanmadığı ama birlikte kalınan bir ortam, onlara ilişkinin böyle bir şey olduğu mesajını verebilir: Uzak ama sürdürülmesi gereken bir bağ. Oysa çocuk için en sağlıklı model, sevginin gerçekten var olduğu, ya birlikte ya da ayrı ama saygılı bir ilişkidir.

Bazen yetişkinler “çocuk için kalmak” gerektiğine inanır. Ancak kronik sevgi eksikliği olan bir ilişki, evin duygusal iklimini ağırlaştırır. Sürekli mesafe, görünmeyen gerginlik ve duygusal kopukluk; çocukta güven, bağ ve yakınlık algısını etkileyebilir. Bu yüzden bazı durumlarda ilişkiyi sağlıklı biçimde sonlandırmak, kalmaktan daha koruyucu olabilir. Çünkü mesele aynı çatı altında kalmak değil, duygusal olarak güvenli bir ortam yaratmaktır.

Bir ilişki defalarca konuşulmuş, çaba gösterilmiş ve yine de sevgiyle beslenemiyorsa, bitirmek başarısızlık değildir. Bu, duygusal dürüstlüktür. Kendine, partnere ve çocuğa şunu söyleyebilmektir: “Zorla yaşatılan bir bağ yerine, gerçek ve sağlıklı bir yaşam mümkün.” Sevgi olmayan yerde kalmak zamanla herkesi küçültür; sevginin gerçekten var olduğu bir alan ise büyütür.

Çünkü sevgi zorla olmaz. Varsa iki insanı birbirine yaklaştırır, yoksa sessizce uzaklaştırır. Ve her yetişkin, her çocuk sevginin gerçekten hissedildiği ilişkiler içinde yaşamayı hak eder.

———————————

Doç. Dr. Sebiha Ünal Hakkında; Klinik Psikolog, otizm- ve ilişki uzmanıdır. Türkiye ve Avrupa’da yaptığı
bilimsel araştırmalar sonrasında Pozitif Zihin Yöntemini (PZY) geliştirdi. Şu an Hollanda, Almanya, Belçika ve Türkiye’de kendi Otizm Uzmanlık Merkezleri ve Otizm Akademisi’nde (AECSU-AASU) tedavi ve eğitim veriyor. Kendi yaptığı bilimsel araştırmalar ve çalışmalar sonucunda pozitif bakış açısının ilişkiler ve otizmli kişilerde ne kadar güzel sonuçlar getirdiğini gördü ve bu yüzden uzmanlık alanını pozitif psikoloji ile geliştirdi ve kendi geliştirdiği yöntem olan Pozitif Zihin Yöntemi (PZY) ile Türkiye, Hollanda, Almanya ve Belçika’da da bulunan Psikiyatri ve Otizm Uzmanlık Merkezleri’nde şimdiye kadar 10.000’in üzerinde otizm uzmanı yetiştirdi, yetenekleri vurgulamanın ve bunlara yönelmenin otizmin zayıf yönlerinden daha da önemli olduğunu düşünüyor.

Daha fazla bilgi ve iletişim için:
info@autismexpertisecenter.com
www.autismexpertisecenter.com

instagram: drsebihaunal

ähnliche Artikel

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert