EĞİTİMYAZARLAR

Millet ve Milliyetçilik Söylemleri Üzerine

Hayat insanlara ne kadar imkan sağlarsa sağlasın, onu anlamlı kılan yine insanın kendisidir. Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından hazırlanan Komünist Manifestoda „Eski ve köksüz inanç ve fikirlerle birlikte bütün donmuş sosyal ilişkiler eriyip gidiyorlar; bunların yerini alanlar henüz iyice yerleşmeden eskiyorlar. Sağlamlığı ve sürekliliği olan her şey duman olup gidiyor. Kutsal olan her şey murdar edildi ve insan, artık kendi hayatının gerçek şartlarını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini bütün çıplaklığı ile karşılamak zorunda“ (Çev. Mete Tunçay) derken sanki günümüze not düşmüşler.

İnsanlar yaşadığı, kendine yurt edindiği uzak diyarlarda kendisini, dilini, kültürünü, kimliğini korumaya çalışırken, geçmişin kalıp yargılarına tutsak olmamak için, kendisini, bilgilerini güncellemek zorunda kalıyor.
İnsanın yaşadığı çevrenin dini, sosyal ve kültürel farklılıkları içinde kendi köken dilini, kimliğini ve kültürünü baskın kültürün etkisiyle eriyip gitmesi konusundaki kaygıları ağır basınca, ona yalnız ve ancak kendi aklı, vicdanı yol gösteriyor. Bu yol gösterici durumu da kişinin aldığı eğitim; ait olduğu sosyal ve kültürel çevre ile doğrudan ilişkilidir. Hayattaki yol göstericileri, rol modelleri hısım akraba, konu komşu, Ahmet Bey, Fatma Hanım değil, bilim ve bilimsel bilgiler, deneyimler olmazsa, toplum ileri gidemez. Bir komşuya uyan hayat tarzı bir başkasına uymayabilir. İçinde bulunulan şartlar, Türkiye’den yıllar önce getirilen bilginin veya güncelliği kalmamış yaşam tarzlarının biri diğerinden farklı olabilir. Bu nedenle insan kendini öteki olarak gördüklerinin yaşam biçimine uymaya zorlamak yerine, kendi koşullarının elverdiği sınırlılıklar içinde değerlendirmesi gerekir. Aile ve bireysel farklılıklarını unutmadan ve her bir bireyin kendi fıtratından kaynaklanan farklara saygı göstermesi elzemdir. Her bir yaratılanı olduğu gibi kabul etmek, insanın öteki olarak gördüklerini kendi doğrularına uymaları için zorlamaması gerekir.

Rousseau’ya göre toplumsal hayatın ortaya koyacağı en büyük tehlike, bir grubun diğer bir grubu egemenliği altına almasıdır. Bunun karşısında durmanın en kestirme yolu, bireyin genel iradeye uymasıdır. Vatandaş olan birey, içinde yaşadığı topluma bağlılık duyar; kamunun çıkarlarını kendi bireysel menfaatlerinin önüne koymayı öğrenir. Bağımsız hareket etmenin yerine kurallara uymayı, otarşinin yerine katılımı koyar. Bu bağlamda oluşturulacak bir örgüt bireyleri birbirine karşı koruyabildiği ölçüde anlam taşır. Bu da ancak bireysel iradenin yerine genel iradenin korunmasıyla sağlanabilir.

Burada geçen vatandaşlık kavramı ile onun yakın ilişki içinde olduğu vatanseverlik kavramları birbirinden farklı ele alınmalıdır. Herkes bir ülkenin vatandaşı olabilirken vatansever olması beklenemez. Vatanseverlik bir duygu işiyken, vatandaşlık akılcı iradenin oluşturulmuş, kurgulanmış bir sonucudur. Dolayısı ile vatanseverlik, vatandaşlıktan kaynaklanmaz, ama birbirini tamamlayıcı bir anlam taşır. Bu kavramlar bir paranın iki yüzü gibi, ne tamamen farklı, ne de tamamen aynıdır.

Yurt dışında yaşayan, anayurtlarından farklı coğrafyalarda yaşayanlar, yaşadıkları gökkubenin altındaki toprakları vatan olarak benimseyip, vatandaşlığını alırken, vatanseverlik duygularını köken kültürünün yeşerdiği topraklarla ilişkilendirebilirler. Bu kişilerin vatan edindikleri toprakları benimsemesi ve buraya dair olumlu duygular beslemesi de makul ve mantıklıdır. Bu ilişkinin asimetrik seyrettiği durumlarda sonradan vatan edinilerek yaşanılan topraklardaki yerel kültürün taşıyıcıları sonradan vatandaş olanları görmezden gelebilmektedir. Kimi zaman ötekileştirmekte, toplumsal ve sosyal hayatın dışına iterek marjinalleştirmekte, toplum içinde farklı veya öteki kültürün sürdürüldüğü bir dünya inşa edilmesine neden olmaktadırlar. Aşırı milliyetçi sloganlar bu duruma zemin hazırlamaktadır.

Bu ortamda ortaya çıkan milliyetçilik kavramı da bir düşünce, bir duygu ya da bir siyasi hareket olarak son derece değişken, esnek bir yapıyla kendini gösteriyor ve bulunduğu ortamın koşullarına uyum sağlıyor. Doğal olarak da farklı dönemlerde, farklı koşullarda farklı milliyetçilik anlayışları görülebiliyor. Bir milliyetçilik hareketinin nasıl başarıya ulaştığını anlayabilmek için bu hareketin içinde yeşerdiği ortamın koşullarını, yerel tarihi, kitlesel destek arayışında olan alternatif akımları da bilmek gerekir. Avrupa’daki seçimlerde ortaya çıkan milliyetçi/ırkçı tablo bu yönüyle de analiz edilmelidir. Kimi zaman bir yerdeki bir milliyetçilik akımının arkasında tamamen rastlantısal olaylar veya durumlar da yatabilir. Dolayısı ile milliyetçilik olgusu, tek bir kuram veya olgu ile açıklanamamaktadır.

Dünya siyasi coğrafyasına bakıldığında, tek bir milliyetçilik anlayışı yerine, farklı yapılarda farklı milliyetçilik anlayışı bulunmaktadır. Buna göre kimi zaman birbiriyle uzlaşan, kimi zaman da açıkça çatışan akımlar görülür. Bunların her biri kendi ölçüsünde milliyetçidir. Bugün Ortadoğu’yu ateş çemberine çeviren, Güney Amerika’da bir ülkeye çökerek orayı sömürgeye dönüştüren anlayış da kendini „milliyetçi“ bir yaklaşımla tanımlayabilir. Türkiye’de bile tek bir milliyetçilik anlayışından söz etmek mümkün değildir. Her biri milliyetçi, vatansever olan İslamcıların, Kemalistlerin, Türkçülerin, liberallerin milliyetçilik anlayışları, milli kimlik tanımları birbirinden farklıdır. Bu farklılığın arka planında dini, ideolojik tercihler, alternatif bağlılıklar yatmaktadır. Dolayısı ile Türk milliyetçiliği değil, Türk milliyetçilikleri ortaya çıkmakta, yapı tek bir akım veya tek bir kuramla açıklanamayacak bir şekle dönüşmektedir. Toplumsal algılarda milliyetçiliği türdeş bir bütün olarak görme eğilimi, aslında milliyetçilerin kullandığı ortak dil, retorik milliyetçi söylemlerdir. Tarihsel koşullar yer ve zamana bağlı olarak farklı milliyetçilik anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

„Milliyetçilik her şeyden önce dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan, düşüncelerimize, hatta gündelik konuşmalarımıza yön veren bir görme ve yorumlama biçimi“ olarak dikkati çekmektedir. Kimi terörist gruplar bile her şeyi millete rağmen, milletleri için yaptığını söyleyerek, söz ve eylemlerine meşruiyet kazandırma çabası gütmektedirler. Bu bağlamda ortaya koyulan argümanlar, milletlerin konumlarını da belirlemektedir. Milletleri millet, bireyleri de vatandaş olarak tanımlayan milliyet söylemleri milletlerin modernliğini de ortaya koyar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ülkedeki farklı etnik toplulukları ümmet değil, tek bir millet çatısı altında toplama ve bireyleri teba değil vatandaş olarak tanımlama fikri, yeni Türk devletini diğer ülkelerden ayıran belirgin bir özelliktir.

Bir millet oluşturabilmek için ortak dil, din, ırk, etnik geçmiş, belirli bir toprak parçası vb. gibi uzun bir liste oluşturulsa da milletlerin tamamının bu listelerde sayılan niteliklerin tümüne sahip olmaları mümkün değildir. Olmazsa olmaz şart vatandaşlar arasındaki bağlılık ve dayanışma ruhudur. Bu ruh milletin varlığını meşru kılmak için şu hususları öne çıkarır: Milletin çıkarları ve değerleri tüm çıkar ve değerlerden önce gelir. Millet, tek meşruiyet kaynağıdır ve milleti ayakta tutmak için normal şartlarda kabul edilemeyecek kimi eylem ve söylemler millet söz konusu olduğunda geçerlilik kazanır. Siyasal milliyetçilik biz ve onlar, düşmanlar ve dostlar gibi kavramlarla karşılıklı kutuplar oluşturup, ülkenin ve milletin varlığı için gerekli dinamiği ayakta tutar.

Milliyetçi söylem gücünü ve etkisini kaybetmez; aksine her gün kendini yenileyerek makro yapıların mikro düzeyde, kişisel ilişkiler bağlamında da kullanılır. Dolayısı ile gündelik, sıradan, dikkat çekmeyen ilişkilerde, söylemlerde milliyetçilik kimi önyargıları, kalıp yargıları da içerebilir. Dolayısı ile bu durum kullanılan dile de yansır. Son olarak milliyetçilik; bireylerin günlük hayattaki milliyetçiliği ile bireyin toplumsal konumuna göre değişiklik gösterir.

Milliyetçi söylemler yaşanılan yere, zamana göre farklı şekillerde görülür; koşullara bağlı olarak yeniden üretilir. Bu nedenle milliyetçilik çözümlemeleri kimliğin ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet ve sınıf boyutları da dikkate alınmalıdır. Gündelik ilişkilerin yapısı ve içeriği toplumdaki her bir birey için farklıdır. Örneğin birkaç çocuğu olan bir fabrika işçisi ile bekar bir üniversite öğretim görevlisinin yaşadıkları aynı değildir. Tekraren; bireylerin toplumsal konumlarını belirleyen etnisite ırk, toplumsal cinsiyet ve sınıf gibi etkenler milliyetçilik araştırmalarının dışında tutulmamalıdır. Bütün „ırkçı“ partilerin yükselişinin temelinde sayılan bu hususlar ve yere, zamana göre değişen, kendini tekrar eden milliyetçi söylemler yer almaktadır. Bu özellikleri göz ardı edenler, kimliği türdeş, bütünlük içeren bir kategori olarak görmekten kurtulamazlar. Bu da araştırmacıları bilimsel çözümlemede yetersiz bırakan bir bağnazlığa götürür.

Dünyanın bir ateş sarmalına dönüştüğü, etnik çatışmaların, savaşların, soykırımların yaşandığı dünyada insanlık tarihi devam ediyor ve insanlık uzun zamandan beri birilerinin yazdığı senaryoyu izlemeye devam ederken toplumlar hala adalet, eşitlik, refah söylemleriyle avutuluyorlar. Senaryo bilindik, tanıdık senaryo; değişen tek şey oyuncular… Bugün Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren savaşların temelinde de milliyetçi söylemlerin dinden kaynaklanan söylemlerle harmanlanarak, ekonomik çıkar üstünlüğünü kazanma mücadelesi yatmaktadır. Tartışmalar ne komünizm-kapitalizm kutuplaşmasından ne de milliyetçilik-kökten dincilik veya uygarlıklar çatışmasından kaynaklanıyor. Eylemler ayrımcılıktan uzak, eşitlikçi, hak ve özgürlüklere dayalı demokratik bir dünyanın yaratılmasından ziyade yalnız ve ancak güçlü olanın ekonomisini düzeltmeye yaramaktadır. Olan hayatını kaybeden milyonlarca masum çocuklara, kadınlara ve sivil insanlara olmaktadır.

Okuma Notu: Umut Özkırımlı (1999). Milliyetçilik Kuramları: Eleştirel Bir Bakış. İstanbul: Sarmal Yayınevi (ISBN: 975-8304-34-8)

ähnliche Artikel

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert