
Almanya’da Saksonya-Anhalt Eyaletinde yapılan son seçimlerde aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi yüzde 43,8 oyla birinci parti oldu. Bu partinin ülkenin diğer eyaletlerindeki yükseliş eğilimi de bir süredir devam ediyor. Alman siyasetinde gözlenen bu gelişme, geleneksel partilerin döneminin sona ermekte olduğunun açık bir göstergesi ve ülkede yaşanan siyasal ve ekonomik krizin vatandaşlar nezdinde yansıması ve nihayet sıkıntıları aşmak için ortaya koyulan seçmen iradesi olarak okunabilir. Bu gelişme, ülkedeki Türk diyasporası için de gelecek planlarına yönelik önemli bir kırılma noktası olarak görülebilir. Bu yazıda konuya ilişkin kısa bir değerlendirme yapılacaktır.
Almanya genelinde görülen bu siyasi tercihin, yani aşırı sağcı-ırkçı bir partiye yönelimin nedenleri arasında ilk başta Ukrayna-Rusya savaşının getirdiği ekonomik sıkıntılar ile ülkenin karşı karşıya bulunduğu krizi yönetemeyen geleneksel partilere duyulan güvenin zayıflaması gösterilebilir. Siyasi yelpazenin uçlarında yer alan partilerin ülkede yaşanan parlamenter sistemin krizlerini ve ekonomik sorunları gerekçe göstererek ülkeyi dünyanın gelişmiş uluslar liginde yeniden üst sıralara taşıma vaatleri, sosyal refahın yeniden tesis edilmesi gerektiğine yönelik görüşleri dikkat çekiyor. Bunlar milliyetçilik, Alman kimliğinin yeniden tanımlanması gerektiği ve yabancılara yönelik alternatif politikalar uygulanması savı ile geniş kitlelere ulaşmakta, hemen her seçim döneminde başarıyla yürütülen kampanyalar ile oylarını aşamalı olarak artırmakta, ülke genelinde olmasa da şimdilik eyaletler bazında yönetim kademelerine gelmektedirler.
Burada dikkati çekmesi gereken husus, aşırı sağcıların elde ettikleri yerel başarılar henüz anayasal düzeyde ve ülke genelindeki üst yönetim kademelerinde yeterince etkili olmasa bile belli çevrelerde geleceğe yönelik bir endişe yaratmaktadır. Bu başarının mümessilleri ise elde ettikleri başarıyı anayasal sistem içinde temel hak ve özgürlükler çerçevesinde elde edilen kazanımlar olarak değerlendirmektedirler.
Mevcut iktidar partilerinin ülkedeki siyasal ve ekonomik sorunlara çözüm üretme konusundaki yetersizlikleri ve buna bağlı ekonomik sıkıntıların önüne geçilebilse, aşırı sağcı partilerin propagandaları, toplumsal ve sosyal grupları ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı siyasal söylem kullanmaları, anayasal kurumların denetim kapasitelerinin zayıflaması gibi pek çok nedene rağmen akamete uğrayacak; ortaya böylesine başarı öyküleriyle anılan bir siyasal yükseliş çıkmayacaktır. Aşırı sağın oylarının yükselmesi; mevcut siyasal aktörlere güvensizlik, yeni bir siyasi güç ve güçlü siyasal aktör arayışı şeklinde okunmalıdır.
Sadece Almanya’da değil, diğer Avrupa ülkelerinde de yükselen bu yeni akım, aslında İslam dinine, Müslümanlara veya bir bütün olarak Avrupa’nın geleneksel değerlerine ters olduğu düşünülen, hakikatte ise İslam kültürüne karşı yürütülen bir sosyolojik ve psikolojik karşıtlıktır, ksenofobidir. Bu duygunun önüne geçebilmek için de zaman zaman yönlendirici, baskın kültürün esas alınmasına ilişkin siyasal söylemler dikkati çekmektedir.
Burada sözü edilen ksenofobi; yabancıya yönelik düşmanlığı değil, belirli toplumsal kesimlerin ‘öteki’ olarak konumlandırılması ve bu kesimlere yönelik korku, nefret, ayrımcılık ve dışlama duygularının toplumsal ve siyasal olarak üretilmesini ifade eder; yabancı geleneklerin, yaşam tarzlarının tehdit olarak algılanmasına ve reddedilmesine yönelik tehdit unsurunu içeren bir kavram olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda ksenofobi, sistematik olarak kullanılan politik enstrümandır ve bu enstrüman toplumsal ve sosyal hayatta çok farklı kişi veya kurumlar (siyasetçiler, işverenler, öğretmenler vs vs) tarafından bilinçli veya bilinç dışı bir şekilde kullanılmakta; kültürler arası ilişkilerin kurulmasına bariyer oluşturan asılsız korku, nefret, ayrımcılık veya düşmanlık duyguları aşılayabilmektedir.
Bu bağlamda ülkede yürütülen ksenofobik veya islamofobik ırkçı, milliyetçi ve anti demokratik politikalar ülkede demokratik kurumların aşınmasına yol açmaktadır. Bu durum tarihsel deneyimlerin günümüzde de dikkate alınması gereken bir boyutu olarak dikkati çekmektedir. Kimi zaman çok da dikkat edilmeden politik söylemler ülkede yaşanan ekonomik sıkıntılarla birleşince, egemen kültürün taşıyıcılarının ülkede yaşayan göçmenler üzerinde bir tehdit oluşturabileceği, tarihte yaşanan hataların tekrar edilebileceği endişeleri görünmektedir. Almanya’da Müslümanları ve Müslüman ülkelerden gelen göçmen kökenlileri Alman vatandaşı olsalar bile tek tipleştirme ve kendi kültürlerine yabancı görme; iş hayatında, eğitimde, gündelik hayatta ayrımcı ve dışlayıcı tutum geliştirme; onların kutsal değerlerini hedef alan kışkırtıcı söz ve eylemlerde bulunma gibi zaman zaman basın yayın organlarına da yansıyan istenmedik durumlar kimi özensiz politik söylemlerden ve hatalı göç politikalarından kaynaklanmaktadır.
Oysa kederde ve sevinçte bir arada olmayı seçmiş, kökeni ne olursa olsun ülkeyi her koşulda “yurt” edinmeyi tercih etmiş, yaşadığı ülkeye yurttaşlık bağı ile bağlanmış göçmenlerin ülkedeki ekonomik sıkıntının nedeni olarak görmek politikacıları ve onlara inananları çıkmaz sokağa götürür. Kampanyalarda hedef saptırarak göçmen kökenlilere yönelik nefret söylemi, ayrımcılık ve önyargılar oluşturmak, oy toplamak için etik bir davranış olmadığı gibi, bu davranış modeli farklı inançlara saygıyı, hoşgörüyü ve birlikte yaşama kültürünü de zedelemektedir. İbadethanelere, özel veya tüzel kişi ve onların mülklerine yönelik saldırılar, bireylere uygulanan ayrımcılık, toplumsal dayanışma ve geleceğe yönelik ortak yaşama bilincini zayıflatmakta, ülkede demokratik gerileme (democratic backsliding) yaşanmasına neden olmaktadır. Almanya’nın ihtiyaç duyduğu sistematik yapının sürdürülebilirliğini sağlayabilmek için her yıl göç almaya, ülkenin bir göç ülkesi olarak görülmesine, daha doğrusu, bu anlamda esaslı bir mental dönüşüme ihtiyacı vardır.
Burada elbette seçimle kazanılmış bir meşruiyetten, seçim başarılarından, ulusal iradenin sandığa yansımasından söz edilebilir. Muhalefetin ve iktidar kanadının ülkenin mevcut sosyo ekonomik durumunu ve uluslararası ilişkilerini tartışması, medya kuruluşlarının iktidar lehine veya aleyhine söylemlere odaklanması mümkündür. Aslolan siyasal rekabetin eşitsizlenmesinin ve ülkede hüküm süren demokrasi atmosferinin yerini totaliter bir rejime bırakması endişesinin önüne geçmektir. Ülkede dozu aşan milliyetçi söylemlerin, öne sürülen öznel, bilimsel bilgiye dayanmayan kanaatlerin getireceği kutuplaşmanın oya çevrilmesi hoş karşılarken zamanla sisteme entegre edilen “ötekileri” dışlayıcı ve demokratik gerilemeyi besleyen bir niteliğe dönüşebileceği de unutulmamalıdır.
İktidarı ele geçirmek amacıyla yapılan siyasal propagandaların “yanlış bilgi verme” stratejisi üzerine kurulmaması; uygulanan modern siyasal politik propaganda tekniklerinin de toplumu “bizimkiler” ve “ötekiler” şeklinde ayırmaya neden olmaması; yabancı veya öteki olarak görülenlerin bir tehdit veya var oluş mücadelesi içinde “devletin ve demokratik düzenin tehdit unsuru olduğu” algısını uyandırmaması daha öğretici bir yöntem olur. Alman siyasetçilerin geçmişte yaşanan ulusal ve uluslararası krizlerden sonra devletin kurumlarının nasıl değiştiği, geliştiği, ne tür stratejiler uygulandığı konusundaki bilgi birikimlerinin oldukça anlamlı olduğu göz ardı edilmemeli; her bir siyasi harekette hukuk devleti, ölçülülük ve orantılılık faktörlerinin birlikte düşünülmesi gerekir.
Bu gelişmeler Almanya’da yaşayan Türk toplumu açısından da hayati önem taşımaktadır. Almanya’nın ülkedeki yabancılara yönelik politikasının tamamen “iç siyasi tartışmalardan ibaret” olduğunu söylemek fazlaca iyimser bir yaklaşım olur. Ülkede yaşayan Türklere yönelik politikaların da kaleydoskopik yapıdan somut gerçekliğe oturtulması; bugün beşinci kuşak nesle ulaşan Türklerin siyasi haklarının, istihdam, eğitim ve uyum sorunlarının gerçekçi ve somut çözüm önerileriyle hayata geçirilmesi ve ülkenin Türkiye’ye ilişkin politikaları “tarihi dostluk” söyleminden çıkarılıp çağın gerektirdiği stratejik menfaatler, ortak değerler ve jeopolitik çıkarlar bağlamında yeniden ve yapıcı bir şekilde ele alınması gerekir.
Avrupa ülkelerinde veya Türkiye’den uzaklarda yaşayan milyonlarca Türk’e net mesajım; şunu unutmayın ki her nerede olursanız olun, Türkçenin gür sesi; Türkiye’nin sıcaklığı her daim sizinle. Yeter ki siz tarihinizi ve kimliğinizi unutmayın, unutturmayın; gücünüzün farkına varın, bu bilinç ve inançla çalıştığınız her alanda yalnız olmadığınızı göreceksiniz. Türk genci elde ettiği birikimler ve ulaştığı başarılarla Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutkundaki ifadesiyle “âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır”.





