
Kahramanmaraş’ta yaşanan bu derin acıyı kelimelere dökmek her geçen an daha da zorlaşıyor. Çünkü bazı olaylar yalnızca yaşanmaz; aynı zamanda insanın zihninde, bedeninde ve duygusal dünyasında derin bir sarsıntı yaratır. Bu da onlardan biri.
İçimde birbirine karışmış çok yoğun duygular var. Derin bir üzüntü, içe çöken bir keder ve anlam verememenin yarattığı o ağır sessizlik… Bu sadece bir olay değil; yarım kalmış hayatlar, ani kopuşlar, travmatik kayıplar ve güven duygusunun ciddi biçimde zedelenmesi demek.
Psikolojik açıdan bakıldığında böyle olaylar, insanın temel “güvenlik duygusu”nu doğrudan etkiler. Özellikle çocuklar ve gençler için okul gibi güvenli kabul edilen bir ortamda yaşanan travmatik bir olay, yalnızca bireysel bir korku yaratmaz; aynı zamanda “dünya güvenli bir yer mi?” algısını da sarsar. Bu durum, travma sonrası stres tepkilerinin temelini oluşturabilecek bir kırılma yaratır. İnsan zihni böyle bir olaydan sonra sürekli tetikte kalma, tehlike arama ve kontrol ihtiyacında artış gibi tepkiler geliştirebilir.
Böyle durumlarda zihnin en doğal tepkilerinden biri “anlamlandırma çabasıdır”. “Neden oldu?”, “Nasıl mümkün olabilir?” soruları tekrar tekrar zihne gelir. Bu, aslında beynin yaşanan travmayı düzenlemeye çalışma çabasıdır. Ancak bazı olaylar, anlamlandırma sisteminin kapasitesini aşar. O noktada zihinsel süreç yerini duygusal yoğunluğa bırakır ve kişi sadece hisseder: korku, üzüntü, öfke ve çaresizlik iç içe geçer.
İçimde yükselen öfke de bu sürecin doğal bir parçası. Psikolojide bu duygu, çoğu zaman kontrol kaybı ve adalet duygusunun zedelenmesiyle ilişkilidir. İnsan, “bunun olmaması gerekirdi” düşüncesiyle yoğun bir içsel gerilim yaşar. Bu öfkenin altında ise daha derin bir duygusal katman vardır: Yas, çaresizlik ve güçsüzlük hissi.
Aynı zamanda böyle olaylar, bireylerde “ikincil travmatik etki” de yaratabilir. Yani doğrudan olayın içinde olmasa bile, olayı duyan, izleyen veya empati kuran kişilerde de benzer duygusal tepkiler ortaya çıkabilir. Bu durum; içe kapanma, düşüncelere dalma, uyku ve dikkat sorunları gibi geçici tepkilere yol açabilir. Çünkü insan zihni, başkalarının acısına da nörobiyolojik olarak duyarlıdır.
Bir diğer önemli psikolojik boyut ise “duygusal donma” halidir. Bazen yoğun acı karşısında zihin, kendini korumak için duyguları geçici olarak bastırır. Bu nedenle kişi hem çok fazla hisseder hem de aynı anda hissedemiyormuş gibi bir boşluk yaşayabilir. Bu durum bir zayıflık değil, aksine zihnin aşırı yüklenmeye karşı geliştirdiği doğal bir savunma mekanizmasıdır.
En çok da geride kalanlar düşünüldüğünde bu acının psikolojik ağırlığı daha da belirginleşir. Yas süreci, yalnızca kaybın kendisiyle değil, aynı zamanda o kaybın yarattığı boşlukla baş etmeyi içerir. Bu boşluk, günlük rutinleri, geleceğe dair beklentileri ve güvenli bağları derinden etkileyebilir. Özellikle ani ve beklenmedik kayıplarda yas süreci daha karmaşık ve yoğun yaşanabilir.
Tüm bu psikolojik süreçler, bize bir kez daha insan zihninin ne kadar hassas ve kırılgan olduğunu gösteriyor. Güven duygusu, kontrol ihtiyacı, anlam arayışı ve bağ kurma kapasitesi; hepsi böyle anlarda derinden etkilenebiliyor.
Bütün bu yaşananları derin bir üzüntüyle karşılıyor ve en güçlü şekilde kınıyorum.








